Haddini bilmez bir ân, mesut, bahtiyar bir ömürle kıyas eder kendini. O kadar inanır ki büyüklüğüne, zaman, istediğinde bulandıracağı berrak bir sudur onun için. Bekleye bekleye keskinleşen konsantre bir zehir şişesi gibi çalkalanıp, köpürüp, fışkırır damıtılmış zamanın her bir ögesine...
Hasta eder, koltuk değneklerine mahkûm bırakır, yarı felçli ihtiyar gibi. Atmosferle keser de irtibatını, bir bozulup bir çalışan eski bir oksijen makinasından gönderir ciğerlerine, yaşamak için muhtaç olduğu havayı. Bağışıklık sistemi çökmüş bir kanserli gibi basit bir mikroba yenik düşer zaman...
Ân o kadar inanır ki büyüklüğüne, egosundan akıl ve irade de alırlar nasiplerini. Zamanı koruyamaz olurlar, iki çelimsiz asker gibi. Savaşmaktan yorulur, şimdiye kadar hiç hakkını veremedikleri silahlarını külliyen bırakır, beyaz bayrak açarlar. Tahakküm ân'ındır artık...
Ân o kadar güvenir ki kendine, zaman ne kadar hızlı koşarsa koşsun, açamayacaktır arayı. Çevik olduğu kadar sinsi gider zamanın ardından, her vakit ensesindedir nefesi. Ân'dan ürker zaman. Tembel kaplumbağa misali bitiş çizgisini daha önce geçmesinden korkar.
Bir el uzanmalı şimdi. Ya sıçrayan çamurlardan arındıracak zamanı, ya da boğacak ânı kendi bataklığında. İlelebed kurtulmamacasına, kendi kopardığı fırtınanın girdabına itecek.
Onunla birlikte batmadan... Ustaca...
19 Oca 2009
ayna görmemiş "ân" ve "zaman". ikisi de bilmez kendini...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder